"Enerji Verimliliği" Konulu Örnek Öyküler

 

 

 
1
2
3
4
5
6
7
 
   
5 kadın 1 erkeği öldürdü!

Karanlıklar Senin Enerjinle Aydınlanıyor

Yazar: Sinem DİKMEN
Sınıf: 8/B Konu: "Enerji Verimliliği" Konulu Öykü Yazma

 

DİĞER KONULARDAKİ ÖRNEK KOMPOZİSYON VE ŞİİRLER İÇİN TIKLAYINIZ.

KARANLIKLAR SENİN ENERJİNLE AYDINLANIYOR

—Hadi hadi güzel balık, dedi Yağız yüzünde beliren hafif gülümsemesiyle. Evin yakınlarındaki küçük göletten tuttuğu balıkları yakalayıp eve gidince fanusuna koyacaktı. Sebebi yoktu sadece sevdiği için yakalıyordu annesinin azarlarını göze alarak. Dişlek denilecek kadar büyük dişleri ona daha bir sevimlilik katıyordu. Zayıftı ama güçlüydü Yağız. Küçük esmer yüzü ve koyu kahve gözleri çocuk olduğunu ifade eden en belirgin özelliğiydi. Balıkları tutarken hayallere dalmıştı. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyordu. Yine gecikmişti okuluna. Servis şoförü her gün olduğu gibi Yağız’ı almak için bekliyordu.

         Kornaya bastı şoför bir daha ve bir daha. Annesi Yağız’ı yollamıştı. Eee, neden basıyordu bu adam kornaya? Meraklanıp çıktı annesi. Yağız’ı hayaller içinde balık yakalamaya çalışırken görünce çılgına döndü. Koşa koşa Yağız’ın yanına gitti kucakladığı gibi servise götürdü söylene söylene.

         Serviste şoförün yanına -en öne- oturdu. Arkada arkadaşları delicesine bağırıyor kavga ediyordu. O ise bütün gün susuz kalmayı göze alarak su şişesine koyduğu balıklara bakıyordu. Baktı, baktı, baktı… Bir deniz hayal etti sonra, su şişesinin içine sığdırılmış koca bir deniz. Binlerce rengârenk balığın bulunduğu, denizyıldızlarının, denizatlarının ve -hâlâ ürktüğü- köpek balıklarının bile bulunduğu koskoca bir deniz…

         Bu arada okula gelmişlerdi bile. Koca bir öğrenci topluluğu içeri doğru koşuşturuyordu. Morali bozuk ve bıkmış bir hâlde geçti Yağız.

         Sınıfa girdiler, öğretmen notları okumaya başladı:

–Gökçe 100 üzerinden 92, Ahmet 100 üzerinden 84, Şener 100 üzerinden 78…

Sıra Yağız’a gelmişti. Bu onun 3.sınıftaki ikinci senesiydi. Özellikle babası bu konuda çok sinirliydi. Evet, Yağız’ın notu okunuyordu. Aslına bakılırsa fazla heyecanlanmamıştı. Çünkü daha okuma-yazma bilmeyen biri sınavdan kaç alabilirdi ki?

Öğretmen kızmış bir şekilde Yağız’a bakarak:

–Yağız, 100 üzerinden 25…

         Birkaç ders sonraydı. Ders Türkçeydi. Yağız dışarı bakıyordu.  Dalmıştı yine dışarıdaki kuşlara ve özgürlük düşüncesine. Bu yüzden öğretmenin sorduğu sorulara cevap vermemişti. Öğretmen de onu sınıftan dışarı atmıştı.

         Yağız dışarı çıktı, bekledi. Teneffüs zili çaldı. Sınıfa girdi tekrar. Arkadaşları Yağız’a:

–Matematik yazılını imzalattın mı? Bu sefer de imzalatmadıysan bittin sen.

Yağız’ın verecek cevabı yoktu. Bugün de matematik yazılısını getirmezse gerçekten işi bitecekti. Çareyi okuldan kaçmakta buldu.

         Yürüdü, yürüdü. Amaçsızca, o koca caddelerde, binlerce arabanın hareket ettiği yollarda yalnız başına -korkusuzca-yürüdü. Annesi, babası asla izin vermezdi bu yollarda yalnız başına yürümesine. Yağız’a göre onun özgür olmasına izin vermezlerdi zaten.

         Onun tek ihtiyacı olan biraz özgür olmaktı. Özgürce, yalnız başına, caddelerde…

         Düşleri vardı onu ısıtan, beyaz bulutların ötesinde olan. Onun dünyası başka bir çocuğu dondurma yerken kendisininkinin farkında olmadan erimesiydi.

         Merak ediyordu her şeyi. Batan güneşin tekrar doğup doğmayacağını…

Kendi başına özgür olmuştu bugün, herkesten habersiz. Keşfedilecek koskoca bir dünya vardı etrafında neden, neyi bekleyecekti ki?

Eve geldi. Kapıyı annesi açtı:

–Yağız hemen ellerini…

Annesini duymadı, duymazlıktan geldi, belki de. Çantasını odasına fırlattı. Mutfağa koştu. Küçük sehpayı aldı. Sonra mutfak tezgâhına basarak buzdolabının üzerindeki fanusa ulaştı. Su şişesindeki balıkları fanusa boşalttı. Raftaki peynirler gözüne ilişti. Acıkmıştı da. Dilimlenmiş peynirlerin olduğu kabın kapağını açtı ve bir dilimini aldı. Tam o sırada annesi geldi ve:

–Çabuk Yağız, çabuk onu yerine bırak ve ellerini yıka!

Dinlemedi. Gülerek peynir dilimini ağzına attı ve musluğu açıp peynir ağzındayken ellerini yıkadı. Musluğu kapatma zahmetine katlanmadı yine. Annesi:

–Hiç olamazsa musluğu kapat, diye söylendi her seferinde olduğu gibi.

Evdeki kimsenin okuldan kaçtığından haberi olmadığını zannediyordu. Ama eve gelince öğretmeninden okuldan kaçtığına dair bilgiler almış olduklarını anladı. Aynı zamanda bugün okulda kavga ettikleri çocuğun annesi şikâyet etmişti Yağız’ı babasına. Diğer yaramazlıkları da göz önünde bulundurulunca babası artık buna dayanamayacağını ve kendisini yatılı okula verme ile ilgili düşünceleri olduğunu bir akşam yemeğinde şöyle açıkladı:

–Bu yaramazlıkların artık sınırı aştı. Okuldan kaçmak da ne demekmiş? Bu sene yine sınıfta kalacaksın. Ben daha fazla sabredemeyeceğim. Yarın yatılı bir okulla anlaşacağım.

Ne yatılı okul mu? Nasıl gidecekti, ailesini-özellikle annesini-bırakıp başka bir yere. Hayır, hayır olamaz!

Annesi zaten bu fikirden haberdardı. Ama Yağız’ın öğrendiği an daha da kötü olmuştu.

         Yağız çok da temiz ve tutumlu bir çocuk değildi. Hatta müsrif ve dağınıktı. Odasında küçük bir yatak, kitaplık, dolap ve çalışma masası vardı. Ama o çalışma masasını ödevlerini yapmak için kullanmazdı. Yerde ise koyu mavi bir halı vardı. Tabi yerdeki kıyafet ve buruşturulmuş kâğıtlardan halı gözükmüyordu. Suyu, elektriği verimli kullanmazdı hiç. Şu ışık biraz daha yansa, şu su iki dakika daha aksa ne olur, diye düşünürdü hep.

         Ertesi sabah babası, fikrinin gerçek olduğunu bir kez daha belli etti. Yatılı okulla ilgili görüşmeleri gerçekten yaptı. Artık Yağız’ı dinlemiyordu. Onu dinlerse onun iyi yerlere gelemeyeceğini düşünüyordu.

         O günün akşamında konuşmalar sonuçlandı. Ertesi sabah yola çıkılacaktı. Yağız o kadar üzgün ve dargındı ki kime, neye olduğunu bilmeden…

         Ertesi sabah arabaya bindiler ve saatler süren bir yolculuğun ardından okula vardılar. Gerekli görüşmeler orda da yapıldıktan sonra ayrılık vakti de gelip çatmıştı. Her şey o kadar çabuk gerçekleşiyordu ki...

         Annesi ve babası arabaya bindi. Hayalleri yıkılan Yağız onların arkalarından bir damla gözyaşıyla bakmak zorunda kaldı. Yeni düzen vardı artık; yeni arkadaşlar, yeni öğretmenler…

         İlk kez sınıfa girdiğinde öğretmenin fazla katı olduğun gördü. Dersi dinlemediği için ilk günden azarlar işitti. İkinci gün eline cetvelle vurulan bir iki dayaktan sonra… Artık her şey değişmişti. Eski Yağız yoktu artık. O yaramaz çocuk yoktu, devamlı gülen. Artık kimseyle konuşmayan, en sevdiği şeyleri yapmaktan bile vazgeçen, bütün hayallerini söküp bir daha ne zaman ve kim tarafından bulunacağı belli olmayan zavallıcık vardı ortada.

         Ailesi okula bir defa gelmişti. Onda da öğretmenleri eski okulunda olduğu gibi çok parlak şeyler söylememişlerdi Yağız hakkında.

         Zor da olsa artık alışmak zorunda olduğunu anlamıştı Yağız. Derken okula yeni bir öğretmen ataması yapılmıştı. Okula yeni gelen bir Edip adında -adından da anlaşılacağı üzere-  bir edebiyat öğretmeniydi.

         İlk dersine gayet neşeli girmişti ve hiçbir öğrenciden yazı, şiir vb. istememişti. Bir zamanlar Yağız’ın en büyük hayali olan ve ailelerin bir türlü anlayamayıp “Aman, kolu acır; aman, düşer!” diye izin vermedikleri şeyleri yaptırıyordu Edip öğretmen, onları özgür bırakıyordu. Yeri geldiği zaman dans ettiriyordu. Çocukları sıkmak yerine hayata onların pencerelerinden bakmaya çalışıyordu. Ama bu öğrenciler arasından en çok Yağız dikkatini çekiyordu. Okuma yazma bilmediğini öğrenmişti. Diğer öğretmenlerinden de hakkında bilgi almıştı. Diğer öğretmenlerin düşünceleri onu bu sene okuldan atmaktı. Ancak Edip öğretmen buna karşı çıkmıştı ve Yağız’ın tek ihtiyacı olan şeyin biraz ilgi olduğunu söylemişti. Hayatı boyunca babasının ona vermediği desteği ve ilgiyi ona göstermeye hazırdı.

         Yağız, deniz gibiydi. Bir deniz ne kadar berrak görünürse görünsün içinde birçok şey vardı. Deniz, kendine hafif geleni dalgayla dışarı atardı. Ama bir gemi batsa denizin en dibine yerleşirdi. Onu çıkarmaya dalganın da gücü yetmezdi. O da şu an bu durumdaydı. Herkesin içinde olduğu gibi onun içinde de kıyıya vurmayan batık bir gemi vardı. Bu batık gemiyi çıkarmakta Edip öğretmenin göreviydi artık. En azından Edip öğretmen böyle düşünüyordu. Bütün öğrencilerden daha çok ilgi göstermişti ona. Ama ne yaparsa yapsın Yağız ne tek bir kelime söylüyor ne de bir şeyler yapıyordu. Ama Edip öğretmen pes etmeyecekti.

         Ve yılsonu yaklaşırken Edip öğretmenin yaptıklarının boşa olmadığı anlaşıldı. Yağız birden açıldı. Evet, evet tam eski Yağız olmuştu. Ama müsrif ve dağınık değildi artık. O kadar yaramaz da değildi, çok fazla da gülmüyordu ama öğretmeniyle aralarında inanılmaz bir bağ vardı.

         Artık öğretmenin sayesinde okuyabiliyor, yazabiliyordu. Eskiden onu okuldan atmak için can atan öğretmenleri onu çok seviyor, derslerde bilhassa onunla ilgileniyordu.

         Yılsonu gelip çatmıştı. Edip öğretmen isteyen herkesin katılabileceği bir yarışma düzenliyordu. “Enerji Verimliliği” konulu bir hikâye yarışmasıydı bu. Yağız da katılacaktı. Okuldaki herkes, öğretmenler bile.

         Herkes kompozisyonlarını teslim etti. Jüriler uzun bir süreden sonra müdürü sözcü seçip ona bir konuşma yaptırdılar. Müdür:

—Bu kararı vermek için gerçekten çok zorlandık. İki kompozisyon arasında kaldık. Evet, ama ödülü kazanan bir öğrenci… Daha küçücük 9 yaşında… Edip öğretmeniniz de yenildi.

Edip öğretmen buna gerçekten çok sevinmişti. Yağız’ın kazanacağına inanıyordu. Çünkü ona ders verirken onun bu yeteneğinin farkına varmıştı.

…Ve kazanan Yağız Göztepe.

         Uzun süren alkışlardan sonra Yağız fazla utana sıkıla kürsüye çıktı. Fazlasıyla guruluydu ve bu gururu kendi başarısını bile gölgelerdi kimi zaman. Müdür onu alnından öptü ve onurluk verdi. Çocuk gözyaşlarını tutamadı. Büyük bir sevgi seli içinde öylesine içtenlikle koştu, koştu ve Edip öğretmenin boynuna atladı.

         Ertesi gün herkes evine gidecekti, yılsonu gelmişti. Yağız da evine dönecekti artık. Bunu Yağız’a geçen sene bu okula ilk geldiğinde söylemiş olsalar mutluluktan uçardı. Hatta Edip öğretmenle tanışmadan söyleseler yine sevinirdi.

         O gün gelip çattı. Herkes bahçede doluşmuştu. Yağız’ın ailesi de geldi. Annesi Yağız’ı büyük bir içtenlikle öptü, o da annesini. Ama babasıyla sarılmadılar. Kin yoktu babasına karşı içinde Yağız’ın ama kendini ona fazla yakın da hissetmiyordu. Yağız tutumlu, akıllı, çalışkandı. Babası Yağız’ın bu hâlini görünce ve bunu öğretmeninin başardığını öğrenince gözyaşlarını tutamadı. Edip öğretmen:

—Seneye bekliyorum seni. Tatil sonunda senden güzel kompozisyonlar bekliyorum ona göre.

Yağız kafasını salladı ve son kez sarıldı ona. Arabaya doğru yürüdü tam binecekti. Dayanamadı arkasına baktı delicesine koştu, koştu ve öğretmenin kucağına atladı. Edip öğretmen onu tuttu ve göklerin uçsuz bucaksız yerlerine çıkardı ikisinin de gözyaşlarıyla.